
AKK Başkanı Halil İbrahim Yılmaz’dan 30 Ağustos Mesajı
29/08/2026- Ankara’dan çıktı, bir ülkenin hafızasına karıştı.
- Kafasında saç yoktu; söyleyecek sözü çoktu.
- Bir karakter oynadı; bir kültür mirasına dönüştürdü.
- Ankara’nın yetiştirdiği bir ses, Türkiye’nin ortak hatırası oldu.
Bir Keloğlan Ankara’dan Çıktı, Bir Ülkenin Hafızasına Karıştı.
Bazı insanlar bir şehre ayak izlerini bırakır. Bazıları sesini…
Rüştü Asyalı, Ankara’ya ikisini birden bırakanlardan. Üstelik hikâyesi biraz masal gibi başlar.
Bir zamanlar Ankara’da, henüz televizyonun evlerin başköşesine kurulmadığı yıllarda, çocukların dünyası bir radyonun küçücük hoparlöründen büyürdü. Yıl 1963’tü. Ankara Radyosu’nun Çocuk Saatinde genç bir adam mikrofonun karşısına geçti ve bir masal kahramanına ses verdi:
Keloğlan…
Kim bilebilirdi ki o gün mikrofonda konuşmaya başlayan Keloğlan, birkaç yıl sonra beyazperdeye çıkacak; çocuklar büyüyecek ama o ses yaşlanmayacaktı?
Rüştü Asyalı’nın sanat hikâyesi Ankara’da başladı. Lise yıllarında Halkevleri Genel Merkezi’ndeki tiyatro kurslarından geçti; ardından Ankara Devlet Konservatuvarının yolunu tuttu. Opera ve tiyatro sınavlarını kazandı. İnsan bazen iki kapıyı da açabilecek anahtara sahip olur. Asyalı, tiyatronun kapısından da girdi.
1970 yılında Devlet Tiyatroları sanatçısı olduğunda artık sahne onun gerçek ülkesiydi. Ama kaderin küçük bir şakası vardı: Yıllar boyunca Shakespeare’den çağdaş tiyatroya nice metnin içinde yaşayacak bu konservatuvarlı oyuncuyu Türkiye, en çok başında tek tel saç olmayan bir masal kahramanı olarak sevecekti.
Belki de Rüştü Asyalı’nın Keloğlan’ının bu kadar sevilmesinin sırrı tam burada saklıydı. O, masalın içindeki gariban oğlanı yalnızca komik bir kahraman olarak oynamadı. Keloğlan’ın saflığının arkasına zekâyı, mizahının arkasına itirazı yerleştirdi.
Kafasında saç yoktu ama fikri çoktu…
Cebinde para yoktu ama sözü vardı…
Sarayın kapısından girdiğinde elinde ferman taşımıyordu; fakat gerektiğinde padişaha bile söyleyecek bir çift lafı bulunuyordu.
Devlet Tiyatroları sahnesinde yıllarını geçirdi; sahnenin önünde olduğu kadar arkasında da emek verdi Asyalı. Ve belki de Rüştü Asyalı denildiğinde üzerinde en az durulan ama onu en iyi anlatan özelliklerden biri Türkçeye gösterdiği özen oldu.
Çünkü onun için ses yalnızca güzel çıkması gereken bir şey değildi. Sözün bir ağırlığı vardı. Bir kelimenin doğru yerde durması, doğru söylenmesi, doğru duyulması gerekiyordu. Bu yüzden yıllarca seslendirme sanatının da en önemli isimlerinden biri oldu; Türkçenin özensiz kullanılmasına karşı açıkça söz söyledi.
Belki çocukluğumuz Keloğlan’ın yüzünü hatırladı. Ama hafızamız aslında önce sesini kaydetti. Çünkü bazı sanatçılar görüntüleriyle hatırlanır. Bazıları bir replikle. Bazıları perde açıldığında. Rüştü Asyalı ise gözlerinizi kapattığınızda bile oradadır.
Bu hikâyenin Ankara’ya yakışan bir başka güzel tesadüfü daha vardır.
Ankara’da doğdu.
Ankara’da tiyatroyla tanıştı.
Ankara Radyosu’nda sesi duyuldu.
Ankara Devlet Konservatuvarında yetişti.
Devlet Tiyatroları’nda sahneye çıktı.
Ankara’dan çıktı, sahneye ulaştı;
sahneden beyazperdeye, beyazperdeden sese, sesten de bir ülkenin ortak hafızasına…
Ve sonunda anlaşıldı ki o masalda asıl mesele Keloğlan’ın saçının olmaması değildi.
Mesele, söyleyecek sözünün olmasıydı. Rüştü Asyalının da hep oldu…
Sanata, tiyatroya, Türkçeye ve kuşakların ortak hafızasına kattığı tüm değerler için Rüştü Asyalı’ya teşekkür ediyoruz. Ankara’dan başlayan ve bir ülkenin belleğine yayılan bu uzun sanat yolculuğunda bıraktığı sesin, sözün ve emeğin izini saygıyla selamlıyoruz.
Kıymetli sanatçımıza sağlık, huzur ve nice güzel yıllar diliyor; sanatla, sözle ve alkışlarla dolu uzun bir ömür temenni ediyoruz.





